mesnevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mesnevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık 2013 Cuma

TASAVVUF


   Tasavvuf, islam tarihinde ortaya çıktığı günden beri hiç gündemden düşmemiş, kıyamete kadar da düşmeyecektir. Çünkü tasavvufun konusu insandır, insan terbiyesidir. İnsan var olduğu müddetçe tasavvuf da var olacaktır.

  Tasavvuf, kelime olarak kur
an ve sünnette geçmez. Ama içerik olarak tamamen kuran ve sünnet esasları üzerine kurulmuştur.

  Bu hâliyle tasavvuf yeni bir din değildir. O sadece dinin yeni bir üslup içinde sunulmasından ve özel bir usul içinde yaşanmasından ibarettir.

  Gavs-ı sani k.s. Hazretleri buyurmuştur.

  Tasavvuf terbiyesi, allah ve rasulünün (s.a.v) öğrettiği edep üzere kurulmuş manevi bir ahlak eğitim sistemidir. Bu sistemin hedefi, takva ve edeple allahu teâlâ
nın rızasına ulaşmış olgun insan yetiştirmektir.

  Tasavvuf, islam dininin en kıymetli ilimlerinden ihsan ilmini öğretir, ihsan hâlini ele geçirmeyi hedefler, dinin hizmetçiliğini yapar. İhsan, kalbin gafletten uyanması, ilahi nur ve sevgi ile yıkanması, bütün günah çeşitlerinden arınması ve yüce allah ile huzur bulmasıdır. Kısaca ihsan yüce allah
ın dostu olmaktır. Tasavvuf nedir? sorusunu, islama girmeyen, kuran ve sünnet ilmini gereği gibi bilmeyenlere sormak yanlış olur.

   Bu soruyu islam’ı, temel esaslarından öğrenip tasavvuf yolunu imar eden mimarlara sormak gerekir. Çünkü tasavvuf ayrı bir din değil, islam’ın içinde bir anlayıştır. Bu yüzden tasavvufun mimarları onu binlerce değişik açıdan tanıtmışlar ve tarif etmişlerdir.

  Bu tarifler, imam sühreverdî
nin (632/1234) tespitine göre bini geçmekte, sufi âlim zerrukun (899/1493) ifadesiyle de iki bine ulaşmaktadır. Bütün bunlarla anlatılmak istenen şudur:tasavvuf güzel ahlaktan ibarettir. Güzel ahlak, allahu teâlânın edebi ile edeplenmektir. Bu, içi ve dışıyla allah adamı olmak demektir. Bu güzelliği elde etmenin yolu, samimiyetle allahın sevgilisi hz. Muhammede (s.a.v) uymaktır. Ona uyan yüce allaha dost olur. Allaha dost olan kimse, dünya ve ahiretin şerefini bulur, ebediyyen kurtulur. Bu sonuç her insan için en büyük hedeftir.

   Bu dostluğun ve güzel kulluğun merkezi ise kalptir. Onun için işe kalbin manevi terbiyesinden başlamak gerekir. Zira insanı, güzel kulluk gibi büyük bir davaya hazırlamak en mühim görevdir. Bu önemli görev her mümini yakından ilgilendirir....

MESNEVİDE DÜNYA

Dünyâ nedir? Hak’tan gâfil olmaktır.
Ârifler, dünyayı Allah’tan gâfil olmaya götüren her şey olarak târif etmişlerdir. Hak’tan gâfil olansa, güneş karşısında gözlerinin üzerine parmaklarını kapatmış kimseye benzer. O kimse parmaklarını kaldırmadan hiçbir şey göremez, hiçbir hakikatin farkına varamaz. Ancak gaflet parmağını gözünden çekebilenler, ilâhî kudret akışlarına nazar kesilir, ilâhî saltanat ve azameti seyrederek irfân ile dolarlar.
Kimde bir güzellik varsa, bilsin ki ödünçtür.
Hayatta bize verilen her şey, ölümün kapısında elimizden tamamen alınmaktadır. Mal, mülk, güzellik, zindelik, her şey. O hâlde bu imtihan dünyasında her neye sahipsek bunların hepsi, ilâhî mahkemede hesabı bizden istenecek birer emanetten ibarettir. Dolayısıyla sahip olduklarımız, bizi; «Benim, benim!» hırsına sürükleyerek ebedî âlemimizi helâke sebebiyet vermemelidir. Dünya nîmetlerinin adeta bir devremülk olduğunu hatırdan çıkarmamalıyız.
Dünya mıknatıs gibidir, bütün samanları çeker; ancak özlü buğday, onun çekişinden kurtulur.
Her şeyin tesir kuvveti, o şeyin vasfına sahip veya yakın olanlar üzerinde gerçekleşir. Meselâ gönlü sefaletlere meyilli değersiz kimseyi bu dünya kolayca kendisine râm eder. Ama ulvîliklere yücelen bir gönle tesiri erişmez. Bir leş, ancak köpeğin iştahını çeker, esir eder, bülbülü ise aslâ…
Dünyanın nefse hoş gelen ve dünyevî arzuları okşayan pek çok oyuncakları vardır. Onlara kanarak ebedî olan yurdun saadetini kazanmaktan geri kalmak ne büyük bir aldanıştır.
Allâh’ın (bu imtihan âlemindeki) tuzağı, dünya malıdır; dünya malı bizi sarhoş eder, aldatır. Dünyaya gönül verenlerin can gözü, bu yüzden kördür. Çünkü onlar balçıktaki acı ve tuzlu suyu içerler.
İnsan ihtiyaçlarının esiridir. Bu bakımdan olgun olmayan gönülleri dünya malı kolayca esareti altına alır. Ancak ihtiyacı asıl gideren dünya malı değil, Cenâb-ı Hak’tır. Dünya malı ile sarhoş olup da bu gerçeği göremeyenler, ebedî bir âmâlığa dûçâr olurlar. Allah Teâlâ buyurur:
“O zaman: «Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin, oysa ben gören bir kimseydim» der.” (Tâhâ, 125)
Bu âmâların durumu ebedî bir mahrumiyettir. Böyle bir hâle düşmemek için dünya hayatında iken bütün hâcetlerin yegâne kapısını iyi bilmek ve o kapının eşiğine teslim olmak zarûrîdir. O kapı da Allâh’a teslimiyet ve infak kapısıdır. Aksi hâlde âyette buyrulduğu gibi dünya malı yerinde kullanılmazsa, ihtiyaçlarımızı gideren bir nimet değil, bizi ebedî ihtiyaç içinde bırakacak bir fitne ve âfete dönüşür.

26 Aralık 2013 Perşembe

MESNEVİDE İNSANIN HAKİKATİ


İnsan bir ormana benzer. Nasıl ki ormanda binlerce domuz, kurt, temiz ve pis huylu hayvan varsa, insanda da her türlü güzellik ve çirkinlik vardır.

İnsanoğlu menfî ve müsbet/olumlu ve olumsuz bütün vasıflarla donatılmıştır. Çünkü dünya imtihanı bunu gerektirmektedir. Ancak bu imtihanı kazanmak için insan kendindeki menfîlikleri yenmeli ve müsbet/olumlu özellikleri tecellî ettirmelidir. Cenâb-ı Hak buyurur:

“… Nef­se ve ona bir­ta­kım kâ­bi­li­yet­ler ve­rip de iyi­lik ve kö­tü­lük­le­ri­ni il­hâm ede­ne ye­min ede­rim ki, nef­si­ni kö­tü­lük­ler­den arın­dı­ran (tez­ki­ye eden) kur­tu­lu­şa er­miş, onu kö­tü­lük­le­re gö­men de zi­yân et­miş­tir.” (eş-Şems, 7-10)

Bu da kendini doğru bir şekilde tanımaktan geçer. İçindeki nefs yılanını göremeyen, ona karşı tedbir alamaz ve onun zehrine kurban gider. Bu sebeple «Kendini tanıyan Rabbini tanır.» (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 361) buyrulmuştur.

Yüzün renginde, gönül hâlinden bir nişan vardır.

Hiç kimse hislerini hakkıyla saklamaya muktedir olamaz. Gönlündeki hislerin, bilhassa yüzünde mutlaka bir nişânesi bulunur ki, firâset ehlinin gözünden kaçmaz. Gören gözler için bütün çehreler, iç âlemlerin vitrinidir.

İnsana, kimse gözü gibi lalalık edemez.

İnsanın kendi gözü pürüzsüz bir ayna gibidir. Kendisine aksedenleri olduğu gibi akla ve gönle iletir. Bu mânâda eğer doğru kullanılırsa sadık ve güçlü bir eğitici vasfındadır. Bazen bir tek nazar, binlerce cilt kitaba bedel olur. Mesele gözdeki basar kuvvetini basîret ile takviye edebilmektir. Hâsılı beşerî faaliyetleri gerçekleştirmenin en önemli şartlarından biri de nûr-i basar, yani görme kabiliyetidir. Öğrenme ve yetişmenin bir şartı da görmek olduğundan, göz, her insan için en iyi bir lala demektir.

Sen, anılması güzel olan bir söz ol. Çünkü insan, kendi hakkında söylenilen güzel sözlerden ibarettir.

Eskiler, “Eşek ölür semeri kalır; yiğit ölür hüneri kalır.” demişlerdir. Esaslı insan, arkasından hayırla yâd edilmeye vesile olacak amel-i sâlihlere sahip olandır. Bu noktada insanlığın âbideleri olan Hak dostları en güzel örnektir. Onlar ömür boyu güzel bir söz misâli olgun yaşamışlar ve böylece gönüllerde ölümsüzleşmişlerdir.

 

MESNEVİDE GÜNAH VE TÖVBE


İçteki kiri su değil, ancak gözyaşı temizler.

Affın tezâhürü gözlerdeki şebnemlerdir.

Allah korkusuyla dökülen sıcak gözyaşı, ruhu temizlemekte iksir gibidir. Mânevî bir arınma için ondan daha müessir başka bir vâsıta yoktur. Zira samîmî bir gözyaşı damlası, her zaman rahmet-i ilâhiyyeyi tuğyân ettiren en kuvvetli bir müessirdir. Bu hususta Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır k:

“Allâh korkusuyla gözyaşı döken kişi, sağılmış süt memeye dönmedikçe cehenneme girmez.” (Tirmizî, Zühd, 9)

Mevlânâ Hazretleri, gözyaşını şöyle tasvir eder:

“Mum, ağlayıp gözyaşı dökünce daha da aydın bir hâl alır. Ağaç dalı da, ağlayan bulutun bereketi ve güneşin harâretiyle yeşerir, tazelenir. Yâni bir meyvenin yetişmesi için harâret ve su gerekir.”

“Tıpkı bunlar gibi, tevbelerin kabulü için de bulut ve şimşek, yâni gözyaşı ve gönül yanışı ister.”

“Şâyet gönül şimşeği çakmaz da göz bulutu yağmur yağdırmazsa, nefsin öfke ateşi ve günah alevleri nasıl söner? Vuslatın feyzi, yâni ilâhî tecellî nûrunun parlaklığı gönülde nasıl belirir? Mânâ menbâları nasıl coşup akar? Yağmurlar yağmasa gül bahçesi, yeşilliğe nasıl sır söyleyecek? Menekşe yaseminle nasıl ahidleşecek?”

“Tabiatı bırak da hıçkıra hıçkıra ağlasın. Bu topraklar, sudan ayrılınca çoraklaşır. Irmaklardan, derelerden ayrı kalan, uzak düşen sular da sararır, kokar, bulanır, kapkara olur.”

“Cennet gibi yemyeşil olan bağlar, bahçeler sulardan ayrı düşünce, sararır, solar, yaprakları kurur, dökülür, bir hastalık yurdu olur. (İnsan da böyledir…)”

24 Aralık 2013 Salı

MESNEVİDE RIZIK


Bu âlemde binlerce canlı, sıkıntısız hoş bir halde yaşamakta, geçinip gitmektedir.

Üveyk kuşu, geceki rızkı henüz meydanda olmadığı halde, ağaçta Hakk’a şükreder.

Bülbül “Ey duaya icabet eden Mevlâ! Rızık hususunda i’timadımız sana” diye hamd eyler.

Böylece sivrisinekten tut da file kadar bütün mahlûkat Hakk’ın ailesidir; Hak da ne güzel aile reisi!

Rızık yiyen boğaz kesildi mi “Onlar Rab’lerinden rızıklanır, ferahlar” nimeti hazmedilir.

Gönlüne geçim kaygısını az koy! Sen kapıda oldukça rızkın da azalmaz.

“Rızkınız gökyüzündedir” âyetini duymadın mı? Neden bu aşağılık yere saplanıp kaldın?

Kendinize gelin; O’ndan isteyin, başkasından değil; suyu denizde arayın, kuru derede değil!

Açlık korkusunda, bu titreyiş de nedir? Allah’a dayanmakla tok yaşanabilir pekalâ!

Doğan, rızkını padişahın elinden umduğu için bütün pis şeylerden ümidini kesmiştir.


       HİKAYE

Dünyada yemyeşil bir ada vardı; orada da yalnız başına obur bir öküz yaşardı.

Akşama kadar bütün ovada otlar, doyar; semirip şişerdi.

Gece olunca “yarın ne yiyeceğim” diye düşünceye dalar, bu düşünce onu dertlendirirdi...

Sabah olunca ova yine yeşermiştir. Yeşillik, çayır, çimen, ta bele kadar büyümüştür.

Öküz, öküz açlığına tutulmuştu; akşama kadar tekrar bütün ovada baştan başa otlar, bitirirdi.

Derken akşam oldu mu tekrar açlık korkusuna düşer; bu korkuyla titremeye başlar, yine korkusundan zayıflardı.

“Yarın yayım zamanı ne yiyeceğim, ne edeceğim?” diye düşünür dururdu. Yıllardır, o öküz bu haldeydi işte.

“Bunca yıldır bu yeşilliği otlar, bu çimenlikte yayılırım.

Hiçbir gün rızkım azalmadı. Bu korku nedir, bu gönlümü yakıp yandıran gam nedir?” diye düşünmez bile.

İşte nefis, o “öküz”dür, yeşil ova da “dünya”. Nefis ekmek korkusu ile daima zayıflar durur.

Sen nasıl rızka düşkün bir âşıksan, rızık da sahibine öyle düşkün bir âşıktır.

Dilesen de dilemesen de rızkın, senin aşkınla koşa koşa gelir, sana ulaşır.

 

20 Aralık 2013 Cuma

GÜNÜN AYETİ VE HADİSİ

  
Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
TEVBE SURESİ / 71)

                                                                                                                         

Sevban radiyallahu anh şöyle dedi:

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Yakında diğer milletler, yemek yiyenlerin çanak üzerine toplandığı gibi, sizin üzerinize toplanacaktır!”

Adamın biri, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:

–O gün biz az mı olacağız? dedi.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

–“Bilakis, o gün siz çok olacaksınız! Lakin sizler selin sürüklediği çöp gibi olacaksınız! Allah, düşmanlarınızın göğüslerinden size karşı olan korkuyu kaldıracak ve sizin kalplerinize vehen atacaktır!”

Adamın biri, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:

–Ey Allah’ın Rasulü! Vehen nedir? dedi.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

–“Dünyayı sevmek ve ölümü sevmemektir. (Yani Allah’ın yolunda ayrılmak)

19 Aralık 2013 Perşembe

MESNEVİDE AŞK

       Aşk beni arif etti,inceltti zarif etti .
       Ben aşkı bilmez idim ,içerim tarif etti.
                                         Semiha Ayverdi

     Aşk ve sevgiyi birbirine karıştırmamak lazım. Aşk kelimesi "ışk"tan ,sarmaşıktan gelir.Sarmaşık hani nasıl bir evin etrafını sarar ve sardığı şeyi yok ederse,daha önce bahsettiğimiz nefsaniyetin ,benliğin,egonun etrafını saran ve benliği yok eden yeğane şey sarmaşık gibi olan aşktır.Fakat behsedilen aşk,sevgi değildir.Sevgi,çekim,şehvet,istek,arzu kelimeleriyle ifade edilebilir.İnsan kedisini,köpeğini,elbisesini bile sevebilir.Aşk bambaşka bir şeydir.Mevlana'nın da öğretmenlerinden Ahmed Gazali(Gazali Sultan )tarif etmiş, demiş ki ,aşk kelimesi "ayn","şın"ve "kaf" harflerinden oluşur ."Ayn"görmek demek,yani Allah'ı görmekle iş başlar .Görmek nedir derseniz,Mevlana'nın babası Bahaeddin Veled vurucu bir tarif yapar :"O kadar hiçim,yokum,o kadar kudretsizim ve sen de o kadar varsın , o kadar büyüksün ki ,hiçliğimle varlığını idrak etmenin adına görmek diyorum Allah'ım"der.
 
     "Şın" aşkla şarhoş olmak ,yani acıyı ve tatlıyı bir bilmek haline gelmektir. Hani Leyla ile Mecnun hiyakesinde olduğu gibi ,hani Leyla çirkin bir kızmış ,hatta padişah da Mecnun'a neresini sevdin bunun deyince ,"Sen kadehle meşgulsün, ben içindeki şarapla uğraşırım"der Mecnun yani"Gel de benim gözümle gör"der. Mecnun Leyla'nın evinde hizmete başlamış.Leyla'da bütün çalışanlara yemek dağıtıyor,herkese bol bol vermiş ;Mecnun 'a gelince böyle kaşığının tersiyle tın yapmış ,Mecnun seviçten şakır şakır oynamış,herkes "Sen hakikaten delisin,sana yemek bile vermedi "deyince ,"Bana da sizin gibi mi davransaydı?" demiş. İşte aşk karşısındakinden bir şey beklememek,onu,ondan geleni o kadar güzel görmektir ki "Kaf" yani insan kul seviyesine ulaşsın.

    Bunları bügün için düşündüğümüzde aslında şunu söylemeli: Yani tabii ki insan olarak geçireceğimiz evre vardır. Çocukluğumuzda, gençliğimizde sevgiler ,aşklar, birilerini beğenmek ,evlenmek ,kadın veya erkeği sevmek,ama şöyle sevmek,yani gerçekten gönlümüzle sevmek,onu bütün varlığıyla ,iyilikleriyle sevmek. O sevgi biraz pişince ,ilahi aşkı da anlayacak belki, gönül seviyesine gelecek.Eğer beklentisiz , o mesut olsun diye sevmeyi öğrenirsek,onu memnun etmek için seversek,o zaman bu maddi aşk bile basamak olup insanı ilahi aşka taşır.
 


   

18 Aralık 2013 Çarşamba

MESNEVİDE DUANIN SIRRI


İnsanoğlu, hayatın inişli ve yokuşlu yollarında bazen hoşuna giden, bazen de kendisini içten içe yıpratan hâdiselerle karşılaşır. Neşe ve mutluluk veren olaylar, onu minnet ve şükran hislerine yönelttiği gibi; üzüntü, musîbet ve keder ânları da yürek darlığı, gönül yorgunluğu ve yalnızlığa sevk eder.

Hayatın bu iki farklı yüzü, imanda derinleşme gayreti içinde olan kulların Allah’a yaklaşmalarını kolaylaştıran bir tesir icrâ eder. Zirâ kul, mutluluk zamanlarında şükrederek, musîbet ve sıkıntı demlerinde de sabır ve ilticâ ederek her iki imtihanı da yüz akıyla geçer. Burada bahsi geçen şükrün de, ilticânın da temeli duâdır.

Duâ, insanın kâinâtı yoktan var eden ve her şeye hükmü geçen Allah Teâlâ’ya sığınması, O’na yalvarıp yakarması; kendi acz, eksiklik ve zayıflığını itirafıdır. Gerçekten kâinâttaki bütün hâdiseler, Allahü Teâlâ’nın ezelî ilmiyle takdir buyurduğu bir kadere bağlıdır. Onun ilmi hâricinde iyi-kötü hiçbir şey gerçekleşmeyeceği gibi, hiçbir güç O’nun irâde ve kudretine rağmen insanlar ve olaylar üzerinde söz sahibi değildir. Dolayısıyla bu büyük kudret karşısında, insanoğlu sadece acz ve kulluk mevkiindedir.

Bu acz ve kulluğun en güzel ifâdesi, duâdır. Zira duâ; gurur, kibir, ucub ve benliği, Hakk’ın kapısında terk etmektir. İnsanın haddini bilmesi, âcizliğini ve fânîliğini itiraf etmesidir.

Duâ, dinin aslı, ibâdetin özü, ruhu ve esâsıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz:

“Dua, ibâdetin ta kendisidir.” Sonra: “Rabbiniz buyurdu ki: “Bana dua edin de duanızı kabul edeyim. Bana ibadet etmeyi (dua etmeyi) kendilerine yediremeyenler cehenneme zelîl olmuş bir halde gireceklerdir” meâlindeki âyeti (Gâfir, 60) okudu. (Ebû Dâvud, Vitr, 23/1479; Tirmizî, Tefsîr, 40/3247)

“Allah katında, duadan daha kıymetli bir şey yoktur.” (Tirmizî, Deavât, 1/3370)

“Dua, ibadetin özüdür.” (Tirmizî, Deavât, 1/3371)

“Kime dua kapısı açılırsa, ona rahmet kapıları açılır. Allah’ın en çok sevdiği şey, kendisinden afiyet istenilmesidir. Dua inen ve inmeyen (belaya) faydalı olur. Onun için ey Allah’ın kulları duaya sarılınız.” (Tirmizî, Deavât, 101/3548)

“Günah ya da akrabadan alakayı kesme (gibi masiyet) istenmediği müddetçe, Allah dua eden kimseye istediğini verir veya onun kadar bir belayı kendisinden defeder.” (Tirmizî, Deavât, 9/3381) Bu rivayette Rezîn’in lafzı şöyledir:

“Mutlaka Allah ona dilediğini verir ya da âhirete ona istediğinden daha iyisini saklar ya da ondan (herhangi bir belayı defeder.)”

“Sizi, düşmanlarınızdan kurtaracak ve rızkınızı bollaştıracak bir şeye delâlet edeyim mi? Gecenizde ve gündüzünüzde Allah’a dua edersiniz. Çünkü dua müminin silahıdır.” (Heysemî, Mecma‘, X, 147)

“Kazayı ancak duâ çevirir, ömrü de ancak iyilik uzatır.” (Tirmizî, Kader, 6; İbn-i Mâce, Mukaddime, 10; Ahmed, II, 316, 350; V, 277, 280) buyurmuşlardır.

Çünkü duâda acz, kulluk, tevâzû, teslimiyet, tevbe ve itiraf, boyun bükme, hamd, tesbih, tevhid, tekbir, taat ve benzeri bir çok bedenî ve kalbî ibâdet gizlidir. Duâ, kalbde Allâh’a açılan en yüce kapının anahtarıdır.

Diğer taraftan Cenâb-ı Hak:

“Bana duâ ediniz, size icâbet edeyim.” (Mü’min, 60) buyurmaktadır.

Bu sebeple insanlığa rahmet olarak gönderilen bütün peygamberler ve Hak dostları; darlıkta ve bollukta, ıztırabda ve sürûrda, gönüllerini dâimâ Hak Teâlâ’ya döndürmüşler ve bir niyâz iklîminde yaşamışlardır. Onların, bu duâ ve niyâza hasredilmiş ömürleri, duâ hâlinin bir mü’minin rûhunda nasıl sürekli kılınacağını gösterir.

Duâ tekrarlandıkça derûnî duyuşlar olarak mü’minin rûhuna nakşolur, şahsiyetine karışıp onun bir husûsiyeti hâline gelir. Bu sebepledir ki yüksek rûhlar, devamlı duâ hâlinde yaşarlar. Zîrâ onların kalbleri, duâya sarılmanın ehemmiyetine dâir şu âyet-i kerîmedeki ilâhî îkâz ile ürperiş hâlindedir:

Cenâb-ı Hak buyurur:

قُلْ مَا يَعْبَؤُۨا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلاَ دُعَاؤُكُمْ

(Rasûlüm!) De ki: Sizin kulluk, duâ ve yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!? (Ne kıymetiniz var!?)…” (el-Furkan, 77)

İşte bir mü’minin rûhunda, Rabb’e duâ ile yakarış duygularının dâimî hâle gelmesi, Allâh ile kul arasında mânevî bir bağ tesis eder. Vecd hâlindeki duâlar ise, gönlün ilâhî rahmetle kucaklaşma anlarıdır.

Cenâb-ı Hakk’a ellerini açan bir insan, ya umduğu şeylere nâil olmak ya da korktuklarından emin olmak ister. İdrâk, ilim, güç ve kâbiliyetleri az olan insanın; ihtiyaç, istek, heves ve arzuları bitmek bilmediği için her şeye sahip bir hükümdarın kapısına müracaat etmesi zarûrîdir. Her kapıdan talepte bulunmanın bir şekli ve usûlü olduğu gibi Allah’a duâ ve niyâz etmenin de bir âdâbı vardır.

Duâ, sonsuz kudret sâhibi Cenâb-ı Hakk’a, acziyetimizi müdrik bir şekilde yönelerek, O’nun huzûrunda teslîmiyet ve sükûnetle boyun eğmemizdir. Bu sebeple duâlara acziyet ve kusûrunu îtiraf ile başlamak, merhamet-i ilâhiyyeyi dâvette ve dolayısıyla duânın makbûl olmasında, büyük bir tesiri hâizdir. Kendisini günahsız gören mütekebbirlerin duâları değil, günahlarının affı için gözlerinden gönüllerine durmadan yaş akıtan Hak âşıklarının duâları, kabûle şâyândır. Âyet-i kerîmede bu hâl şöyle tasvîr edilmektedir:

“Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.” (el-A’raf, 55)

Nitekim Âdem ile Havvâ -aleyhimesselâm- mâlum zelleyi işlediklerinde Cenâb-ı Hakk’a şöyle ilticâ etmişlerdi:

(Âdem ile zevcesi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyân edenlerden oluruz.” (el-A’raf, 23)

Bizlere duâyı yaşayışıyla en güzel tâlim eden, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir. O, gözyaşları içinde ve ayakları şişinceye kadar kıldığı namazlara ilâveten yaptığı duâlarda sık sık:

“Allâh’ım! Sen’in gazabından rızâna, azâbından affına ve Sen’den yine Sana sığınırım! Sen’i lâyık olduğun şekilde medh ü senâdan âcizim! Sen kendini nasıl medh ü senâ etmişsen öylesin!” (Müslim, Salât, 222) diyerek, acziyet duyguları içinde Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ederdi.

Duâları, “havf ve recâ” yâni korku ile ümid arasında yapmaya gayret etmelidir. İnsanın âhiretteki gerçek saâdet veya felâketi ancak iman veya küfür sebebiyledir. Bunların her ikisi ise ilâhî takdire dayandığı ve kaderin meçhul bulunduğu sebeple peygamberler dışında hiçbir insan garantide değildir. İnsanlar, sanki hem cennete girecek son kişinin kendisi olacağına dâir ümidvâr olmalı ve hem de cehennemde yer alacak tek kişinin kendisi olacağına dair korkuyla dolu olmalıdır. Bu denge aşırı ümid ve aşırı korku arasında îtidal ve denge yoludur.

Kalb, duânın yüklendiği mânâya bîgâne kalmamalıdır. Eğer bir günahın itirafı ve tevbe talebi mevkiinde bulunulmakta ise duâ, o günahın bir daha işlenmemesi husûsunda derin bir pişmanlık, kat’î bir azim ve kararlılıkla îfâ edilmelidir.

Diğer taraftan bir din kardeşinin gıyâbında yapılan duâ da sür’atle müstecâb olur. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Bir mü’minin diğer bir mü’mine gıyâbında duâsından daha çabuk kabûl edilen hiçbir duâ yoktur.” (Tirmizî, Birr, 50) buyurmuştur.

İnsanlar duâsı kabûl olacağı zannını taşıdıkları kimselerden duâ talebinde bulunurlar. Hâlbuki duânın kabûlünü temin eden asıl sebep, ihlâs ve samîmiyettir. Bu demektir ki, bir günahkârın dahî, mü’min kardeşi için samîmî olarak yürekten yapacağı bir duâ, Allâh katındaki mevkii kendisinden üstün zannedilen bir başkasının gönülsüz duâsından daha hayırlıdır.

Gerçekten bir kul, günahkâr bile olsa, bu hâl, Cenâb-ı Hakk’ın onu terk etmiş olduğu mânâsına gelmez. Bu sebeple bir şahsın, kimin duâsı hürmetine murâdına nâil olacağını, yalnız Allâh Teâlâ bilir. Bu sebeple, kim olursa olsun, Allâh’ın kullarından birinin kalbî duâlarını alabilmekteki değeri idrâk etmelidir.

Mazlûm ve gönlü kırık mü’minlerin duâsını almak kadar, onların bedduâlarından sakınmak da aynı derecede mühim bir meseledir.

Diğer taraftan, duâlarda ilâhî lütfa kavuşacak olan, sâdece gür sesle ve bir gösteri edâsıyla söylenen, riyâkârâne, yapmacık ve kalbin iştirâk etmediği parlak cümleler, ciğerleri yırtarcasına bağırmalar ve nümâyişli sözler değildir. Şâyet böyle olsaydı, bütün bunların zıddına, iniltiden öteye sesi çıkmayan, kanlı gözyaşlarıyla yakaran muzdarip bir hastanın veya kendi nefesine sözü geçmeyecek derecede zayıf gariplerin duâlarının kabul görmemesi gerekirdi. Böyle bir düşünceye sâhip olmaksa, gönül ve hâl lisânını bilmemek ve âdeta yok farzetmektir.

Duâda bu gibi taşkınlıklarda bulunmak, aslında duânın özünü, rûhâniyetini ve kudsiyetini zaafa uğratır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, böyle duâ edenler hakkında:

“Bir zümre gelip, duâlarda haddi aşacaklardır…” (Ebû Dâvud, Vitr, 23) buyurarak bu hâle düşmekten îkâz etmişlerdir.

Yine bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

“Siz bir sağıra duâ etmiyorsunuz. İşitici ve size pek yakın bir Allâh’a niyâz ediyorsunuz.” (Buhârî, Cihad, 131)

Cenâb-ı Hak, samîmî duâları reddetmez. Lâkin bütün samîmiyetine rağmen, kader-i mutlak’a muvâfık düşmeyen bâzı taleplere de icâbet buyurmaz. Bundan dolayı duâ eden, hiçbir zaman bezginlik göstermeyip duâya devâm etmelidir. Zîrâ böyle hâllerde duânın karşılığı âhiret âlemine havâle edilmiş demektir.

Bir insan, zihnine takılan ve kendince makbul olan bir şeyi istediği zaman onun kendi hakkında hayır veya şer olacağı husûsunda yanılabilir. Çünkü bazı oluşlarda zâhir lütuf, bâtın kahır olabilir. Meselâ Allah’ın bir insana evlât vermesi ilk nazarda büyük bir lütuftur. Para ve mevkî de böyledir. Lâkin bunların neticede bir kahra veya bir şerre dönüşmesi her zaman muhtemeldir. Evlâttan fitne; para, mal ve mevkîden azgınlık tecellî edebilir.

O hâlde bir kula, duâ ederken yakışan şey, işlerin hayırlısını Cenâb-ı Hakk’a havâle etmektir. Böylece kul, Cenâb-ı Hak’tan bir şey talep edeceğinde:

“–Ya Rabbi, hakkımda hayırlısını lütfet!” diye duâ etmeli ve Cenâb-ı Hak’tan her şeyin hayırlısını istemelidir. Aksi takdirde bazen farkında olmadan kendi felâketini talep etmek mevkiinde bulunabilir.

Diğer taraftan insanların söz, gönül ve zihinden geçirdiği his ve düşünceler de birer temennî ve binnetice duâ makamındadır. Cenâb-ı Hak, kulunun kalbine saniyede yetmiş defa nazar eder. Çokluktan kinâye söylenmiş olan bu söz, kalblerin dâimî bir sûrette ilâhî bir murâkabeye mevzû olduğu, yani bugünkü tâbirle âdeta ilâhî bir kamera karşısında bulunduğu gerçeğini ifâde eder. Kalbden geçen hisler birer temennî ve duâ olduğu ve onların kontrolünün pek güç bulunduğu için bize iyimser olmak, iyi zan ve temennîler içinde bulunmak emredilmiştir. Bir hadîs-i şerîfte ise:

“Zandan sakınınız. Çünkü zan (yersiz itham), sözlerin en yalan olanıdır. Başkalarının konuştuklarını dinlemeyin, ayıplarını araştırmayın, birbirinize karşı öğünüp böbürlenmeyin, birbirinizi kıskanmayın, kin tutmayın, yüz çevirmeyin. Ey Allâh’ın kulları! Allâh’ın size emrettiği gibi kardeş olun…” (Müslim, Birr 28-34) buyurulmuştur.

Başka hadîs-i şeriflerinde ise Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Hüsn-i zan, îman îcâbıdır.” (Ebû Dâvûd, Cenâiz 13, Edeb 81)

“Biz, mü’min hakkında sâdece hüsn-i zanda bulunuruz.” (İbn-i Mâce, Fiten, 2) buyurmuştur.

Abdullah bin Mes’ûd (r.a)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Ashâbımdan hiç kimse, bir diğeri hakkında hoşlanmayacağım bir şeyi bana ulaştırmasın. Zira ben, sizin karşınıza gönül huzuru ile çıkmak istiyorum.” (Ebû Dâvûd, Edeb 28/4860; Tirmizî, Menâkıb 63)

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Ben kulumun zannı üzereyim (Ben’i düşündüğü gibiyim).” (Buhârî, Tevhîd 15; Müslim, Zikir 2, 19, 50; Tevbe 1. Ayrıca bkz. Tirmizî, Daavât 131; İbni Mâce, Edeb 58)

Bu hadîs-i şerîflerin ışığı altında, duânın kavlî veya hissî ve fikrî olanlarında menfîliklerden sakınmak lâzım geldiği anlaşılır. Meselâ bir kadın, çocuğuna canı sıkıldığı bir anda -belki de onu yürekten kastetmeyerek-:

“–Allah canımı alsa da kurtulsam!” diyebilir. Bu söz, îcabında duâ veya Allah’tan temennî makamına kâim olup aynen gerçekleşebilir.

Nitekim bir kimse, Abdullah b. el-Mübârek hazretlerine gelerek ona çocuğunun âsîliğinden şikâyet etti. Abdullah b. el-Mübârek:

“–Çocuğuna bedduâ ettin mi?” diye sordu. O zât:

“–Evet.” cevâbını verdi. Bunun üzerine Abdullah b. el-Mübârek:

“–Çocuğun bozulmasına sen sebep olmuşsun!” dedi.

Peygamber Efendimiz, bir sefer esnasında ensardan bir kadının yüksek sesle devesine lânet ettiğini gördü. Ashâbına:

“–Devenin üstündeki eşyaları alın ve deveyi salıverin. Zira o artık lânetlenmiştir.” buyurdu.

Hadîsi rivâyet eden İmran ibni Husayn -radıyallâhu anh- diyor ki:

“–O deveyi kendi hâlinde insanlar arasında dolaşırken görürdüm de kimse ona dokunmazdı.” (Müslim, Birr, 80; Ebu Davud, Cihad, 55)

Duânın bu ve benzeri âdâbına riâyet edilmediği zamanlarda insan, istediğine ulaşamadığı gibi bazen daha kötü neticelerle de karşılaşabilmektedir. Nitekim Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretleri Mesnevî’sinde, Peygamber Efendimiz ile ashâb-ı kirâmdan yanlış duâ eden birisi arasında geçen şu hâdiseyi gönül gözüyle şöyle şerh etmektedir.

“Ashâb-ı kirâmdan bir zât ağır bir şekilde hastalanmıştı. Zayıflamış, neredeyse küçücük bir kuş yavrusuna dönmüştü.

Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- onu yoklamak, hâlini hatırını sormak için yanına gitti. Zaten azîz Peygamberimiz’in huyu tamamıyle lütuf ve keremden ibâretti.

Peygamber Efendimiz o hastayı görünce, halini hatırını sordu; o hak­îkî dosta iltifatlarda bulundu.

Hasta sahâbî, Hazret-i Peygamber’i görünce dirildi. Sanki Allah kendisini o anda ya­ratmış gibi oldu ve sevincinden:

«–Hastalık bana bu bahtı verdi de, peygamberlerin sultanı sabahleyin beni yoklamaya geldi. Bu ne mutlu hastalık; ne uğurlu ağrı, sızı ve hararet; ne mutlu dert… İşte Cenab-ı Hakk bana bu ihtiyarlığımda lütfetti, kerem buyurdu da, böyle bir hastalık verdi, beni böyle bir derde düşürdü… Her gece yarısı mecbur kalarak kalkayım diye, bana sırt ağrısı verdi. Bütün gece manda gibi uyumayayım diye lütfundan, kereminden ba­na dertler bağışladı, kederler ihsan etti. Benim hasta oluşumdan, bu kırık dökük halde bulunuşumdan, feryad edişimden Rabbimin merhameti coştu da, acılar ızdıraplar cehennemim, beni korkutmadan susturdu.» dedi.

Peygamber Efendimiz hastanın hâlini hatırını sordu. Sonra ona dedi ki:

“–Acaba sen münasebetsiz, yersiz bir duâ mı ettin? Bilmeyerek zehirli bir şey mi yedin? Hele bir düşün bakalım; ne çeşit duâ ettin? Nefsin hîlesine uyup nasıl coştun, köpürdün? Allah’tan neler istedin?”

Hasta;

“–Hiç hatırımda değil, ama himmet buyur da şimdi hatırlayayım!..” dedi.

Cenâb-ı Mustafa’nın -sallallâhu aleyhi ve sellem- nûr veren huzûru bereketiyle, hastanın etmiş olduğu duâ hatırına geldi. Her tarafı aydınlatan Peygamber’in himmeti, ona hatırlayamadığını ha­tırlattı.

“–Ya Resûlallâh! Cenâb-ı Hakk’a saygısızca yaptığım duâ, şimdi hatırıma geldi. Bir çok günaha girmiştim; günah dalgaları arasında yüzüyordum. Suçlulara, günah işleyenlere çok çetin, çok şiddetli azap edileceğini duyuyordum. Sen bizi pek ürkütüyordun, pek korkutuyordun. Çırpınıp duruyordum. Çarem yoktu. Âhiret bağı çok sağlamdı. Ümit ve tesellî kilidi de açılmıyordu. Âhiretin zahmetine, azâbına had ve sınır yoktur, anlatılamaz. Ona karşılık bu dünyada çekilen zahmetler, meşakkatler önemsizdir. Ne mutlu o kişiye ki, nefs ile savaşır, bedenine zahmetler verir, sıkıntı­lar çektirir de, onu terbiye etmeye uğraşır, adalet gösterir. Âhiretin zahmetinden kurtulmak için, bu dünyada kendine zahmet vermeyi, eziyet çektirmeyi kulluk, ibadet yerine koyar. Ben de; «Ya Rabbî!» diyordum. «Âhirette çektireceğin azabı, bu dünyada hemen çektir! Çektir de, âhirette mutlu olayım!» Bu istekle ilâhî kapının halkasını çalıp duruyordum. Derken bende böyle bir hastalık belirdi. Hastalığın verdiği zahmetten canımın rahatı kalmadı. Zikrimden, evradımdan geri kaldım. Hattâ kendimi, iyiliğimi ve kötülüğümü bilemez bir hâle geldim. Ey mübarek ve azîz Peygamber! Senin o nûrlu yüzünü görmeseydim, bu hayat bağından tamamıyla kurtulacak, yani ölüp gidecektim. Teşrif buyurun da, bana duâ ve tesellide bulunun.”

Peygamber Efendimiz buyurdu ki:

“–Sakın bu duâyı bir daha etme; kendi hayat ağacını kökünden söküp atma! Ey zayıf ve zavallı karınca! Senin ne gücün var ki, tutup da dağ gibi olan, kaldıramayacağın bir hastalığın yükünü sana yüklesin?"

Hasta sah übî:

“–Tevbe ettim, ey benim merhamet sahibi Yüce Rabbim, bir daha kendimi zorlu, güçlü görüp böyle bir lâf etmem. Kendimizi de, rezil-rüsvay oluşumuzu da gördün ey Rabbim! Bizi bundan fazla imtihan etme… Ey bütün kulları tarafından yardımı dilenen kerem sahibi, ihsan sahibi Allah! Bizi çok sıkıştırma, ağır imtihanlara çekme! Henüz gizli olan günahlarımızı, kötülüklerimizi gizle, meydana çı­karma. Allah’ım! Sen güzellikte, kemalde, olgunlukta sonsuzsun; biz de eğri­likte, sapıklıkta sonsuz bir haldeyiz. Ey kerem sahibi! Şu bir avuç kötü kişinin eğriliklerini, günahlarını sonsuz lutfunla, ihsanınla ört! Et ve yağdan ibaret olan bedene merhamet bağışlayan, acıma duygusu veren Allah! Yarattığın varlıklarda sanatını, yaratma gücünü, kuvvetini gösterdin; lütuf ve merhametini de göster! Ey büyüklerin en büyüğü olan Allah! Ettiğimiz bu dua senin gazabını arttırıyorsa, edilecek duayı yine sen bize ilham eyle!”

Sonunda Cenâb-ı Peygamber o hastaya buyurdu ki:

“–Sübhanallah. Allah’ın vereceği azaba dayanamazsın. Sen:

رَبَّنَاۤ اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

«Yâ Rabbî! Bize ahirette de, dünyada da güzellik ve iyilik ver; bizleri ateş azabından koru!» (el-Bakara, 201)

diye duâ etsen olmaz mıydı?»” (Bkz. Müslim, Zikir, 23/2688; Tirmizî, Deavât, 71/3487)

Yâ Rabbi! Biz, Habîb-i Edîbin Muhammed Mustafâ -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in senden istediği her şeyi istiyor ve sana sığındığı her şeyden biz de sana sığınıyoruz. Ya Rabbi!.. Bizi seçtiğin, sevdiğin kendilerine maddî-mânevî ihsanlarda bulunduğun nîmet ehlinin yolundan ayırma!.. Bizi, sadece seni bilen, sana el açan, senden yardım bekleyen hakîkî mümin kullarından eyle!.. Bizim hayırlı duâlarımızı merhamet ve lütfunla kabul buyur!.. Bize dünyada da iyilik ve güzellik ihsân eyle, âhirette de!.. Bizi cehennem azabından koru!..AMİN
SEMAZEN